“Dersim dört dağ içinde
Gülü var bağ içinde
Dersim’i Hak saklasın
Bir gülüm (yârim) var içinde…”
Bir zamanlar Tunceli ve çevresini, Elazığ ile Erzincan’a uzanan tarihî ve kültürel bağlarıyla anlatan Dersim coğrafyasındaydık. Binlerce yıllık bir kültür orada yaşıyor. Doğa koşulları zor. Fırat Nehri, yüksek dağların eteklerinden, vadilerin içinden akıp gidiyor. Munzur gözelerinden çıkan sular da dağları yara yara Fırat’a karışıyor, Basra Körfezi’ne uzanan yolculuğa katılıyor.
İşte hafta sonu bu coğrafyaya bir gezimiz vardı.
Cuma günü saat 18.00’de Silifke Gezi Kulübü ile yola çıktık. Erdemli, Mersin ve Adana’dan gelen gezginler bir araya geldi. Sabah güneş doğarken Pertek İskelesi’nden arabalı feribotla karşıya geçtik.
Sabah serinliğinde Tunceli’de araçtan indik. Kahvaltının ardından, dingin bir kafayla yaptığımız müze ziyareti anlamlı oldu. Binlerce yıllık tarihin izleri orada yerini alıyordu. Seyit Rıza Anıtı’nın önünde saygıyla eğildik. Parktan aşağıya, vadiye doyasıya baktık. Dilimizde bir türkü vardı:
“Dersim dört dağ içinde…”
Hâlâ bütün yönleriyle aydınlatılmayı bekleyen bir tarih var. İnsanlara zulmedilmiş, orada yaşayan halk parça parça başka yerlere dağıtılmış. Ama yaşananlar, insanların okuma ve dayanışma isteğini söndürememiş. Aydın insanlar yetişmiş, ülkenin yönetiminde söz sahibi olmuşlar. Çok okuyan, dayanışma ruhu güçlü insanlar…
Güneş Munzur Çayı’nı selamlarken aracımız dar yollardan ağır ağır ilerledi. Yüksek dağların çevrelediği Munzur Vadisi’nde, cennet gibi bir diyar koruma altına alınmış. Dağların sahipleri bizi karşıladı. Onlara el salladık. Onlar da kaçmadan, sanki bize selam durdu.
Ovacık’a vardığımızda ekilecek alanların bir bölümünün hâlâ boş durduğunu gördük. Maçoğlu’nun belediye başkanlığı döneminde kamu arazilerinin üretime açılmasını, kooperatiflerle yürütülen çalışmaları hatırladık. Bir de baktık ki Ovacık’ın fasulyesi ve nohudu ülkenin her köşesinde sofralara ulaşmıştı.
Bolca üretim, hakça paylaşım vardı. Köşeyi dönmediler ama üreten insanların sofrasına biraz daha lokma girdi. Okuyan öğrencilere burs verildi.
Munzur Dağları’nın başında henüz kar yoktu. Dağlar Erzincan’a doğru uzanıyor. Eteklerinde, Munzur Baba söylencesiyle iç içe yaşam devam ediyor.
Bizler “suyun gözü” deriz. Ama burada o kadar çok su gözü var ki haklı olarak “gözeler” adı verilmiş. Toprağın altından bıngıl bıngıl çıkıyor. Oradan buradan gelen sular birleşiyor, Munzur Çayı oluyor. Fırat’ı besleyen kollardan birinin doğuşunu gördük.
Mumlarımızı aldık. Munzur Baba’nın ziyaret yerinde yanan mumlara kendi mumlarımızı ekledik. Niyaz ettik, dilek diledik. Su sesleri arasında bir daire çizerek toplanma yerine geldik.
Gönül ister ki başlatılan üretim hamlesi büyüsün. Tarlalar Ovacıklı üreticilere pay edilsin. Ekmek, biçmek şartıyla, hukuki koşulları oluşturularak önce tahsis edilsin; uygun yerlerde tapuları da verilsin. Munzur’un suları Ovacık Ovası’nı daha da canlandırsın.
Kaptanımız bizi hiç sıkmadı. Gittiği yollardan geri dönmedi. Dönüşü Hozat üzerinden yaptık. Yollardaki doğa güzelliklerini görebilelim diye tekerlekler ağır ağır döndü.
Kestirme yollardan Pertek İskelesi’ne geldik. Pertek Kalesi bütün haşmetiyle duruyordu. Hangi yanından baksanız ayrı bir güzellik yansıyordu.
Araçlar feribota geri geri giriyor. Böylece karşıya geçince çıkmaları kolay oluyor. Bir yanda araçlar boşalırken karşıda bekleyenler de binmeye hazırlanıyor.
Gün ikindiye dönerken Harput’a ulaştık. Önce cam seyir terasından Elazığ’ı izledik. Hafif bir sis içinde, aşağılara yayılan Elazığ bütün güzelliğiyle bizi kendine çekiyordu.
Harput tarih kokuyor. Binlerce yıllık geçmişi yansıtan yapılar… Eski Elazığ’ın tarihi burada yatıyor. Emek verilmiş, binalar korunmuş. Taş yollardan aşağıya doğru yürüyerek kaleye ulaştık.
Kaleler kentleri korumuş. Yüksekçe bir tepenin başından verimli ovalara bakıyor. O ovalar ki hem berekete hem de kanlı savaşlara tanıklık etmiş.
Geceyi Elazığ’ın sessizliği içinde geçirdik. Günün yorgunluğu üzerimize çöktü. Başımızı yastığa koyar koymaz uykuya daldık.
Armada Otel rahat ve temizdi. Kahvaltısında yöre yemek kültürünün izleri vardı. Saat 08.00’de aracımıza bindik, yeniden yollara düştük.
Bakımlı, düzgün yollar… Yapanların emeklerine sağlık. Araçta müzik açıldı. Arada gezginler yerinde duramayıp oyuna kalktı.
Sonra tırmanış başladı. Vadilere indik, yukarılara çıktık. Keban Barajı ve kollarıyla büyüyen Fırat Nehri… Malatya’nın yolumuz üzerindeki yerleşimlerine el salladık.
Şemsi Belli’nin memleketi Arapgir ve her adımında ayrı bir yaşam bulunan köyler…
Şemsi Belli denilince “Anayasso” şiiri geliyor akla. Zap Suyu’nu geçemeyen insanların çaresizliğini anlatan o şiir, ülkenin vicdanına seslenmişti. Üniversiteli gençler topladıkları para ve verdikleri emekle Zap Suyu üzerine bir köprü yapmıştı.
Vali Recep Yazıcıoğlu’nun, kaynak sağlayarak ve yöre halkıyla birlikte çalışarak yapımına öncülük ettiği Başpınar Köprüsü de ayrı bir dayanışma örneğiydi. Kemaliye çevresinde insanların ulaşım sıkıntısına çözüm olmuştu.
Birinde gençlerin emeği, diğerinde halkla birlikte çözüm üreten bir yöneticinin çabası vardı.
Dağlar, sular, türküler ve insan hikâyeleriyle dolu bir yolculuktu. Aklımızda Munzur’un sesi, dilimizde yine aynı türkü kaldı:
“Dersim dört dağ içinde…”
